Şimdi güney illerden bu yazıyı okuyan olursa herhalde bıyık altından güler. Osman Kenobi de dahil; Antalya'ya gitti iş için kendisi. (Veya Rus metresi Tatyana'dan olma oğlunu sevmeye... Bilemiyoruz orasını.)
Deniz kenarında tatilde olmadığım müddetçe yazdan nefret ediyorum. Bu pis sıcağın nesini severler, hiç anlayamayacağım. Toplu taşım araçları bir türlü, sokak bir başka türlü kokuyor.Duş alıyorsun, 30 saniye içinde gözeneklerden zırıl zırıl ter boşalıyor. O nemli yapışıklık hissi yok mu, sinir oluyorum. Neyse ki dün gece çok sıcak değildi, esinti vardı da uyuyabildim. Gecenin 11'ine kadar delirip temizlik yaptım işten gelince, kımıldayacak halim kalmamıştı, ondan da uyumuş olabilirim. Zaten sırf terası yıkayıp toplamak 2 saatimi aldı zira tam işim bitiyor derken içinde bir miktar kum bulunan eski balık fanusuna mabadımla çarpıp kırdım, ve camla karışık kumu balkonun en uzak köşesinden temizlemek bir ikinci saate daha maloldu.
Çatı katında olduğumuzdan, teras balkondan çok daha fazla kirleniyor. Bir günde sandalyeleri, masayı ve yeri ince bir kurum tabakası kaplıyor. Temizlik delisi olan birini rahatlıkla çıldırtabilecek bir kirlilik bu. Yan tarafta bize bitişik apartman bizden bir kat daha fazla, ve bütün bina işyeri. Çatıda çay sefası yapıp sigara paketi, kirli mendil, izmarit, boş gofret paketi, artık allah ne verdiyse bizim tarafa atıyorlar. Bazen duvar dibinde oturup sigara içen atletli bir adamın kıllı kolunu görüyorum ama ne hikmetse seslendiğimde bakmıyor. Geçenlerde bir de eşek kadar saksı düşüdüler yeni yıkadığım balkona, işte o zaman gözümü kan bürüdü.
Önceki gün İkea'dan ahşap bir raf aldım, annemle monte ettik, çiçekleri o rafa geçirdim. Önceki raf da babamın bekar evinden kalma, takribi 40 yıllık alçak bir raf. Bin kez boyanmaktan kaykılmış, sağlam ama pek pespaye birşey. Çocukken benim kitap rafımdı kendisi. Kırmızıya boyamıştık odama uysun diye. Onu atmak lazım bu akşam, ama bak şimdi söylerken bile acıdım, sanki canı var allahın tahta rafının. (Türk filmlerinde sevdiği halde sevmiyormuş numarası yapıp sevgiliyi kovma ve ardından da hüngürdeyerek ağlama hali.)
Perşembe gecesi Mualla'da kaldım, onun oğlanlar annesinde yazlıkta, benim de bey iş seyahatinde, fırsattan istifade ettik. Ertesi gün de İkea'dan alınan rafı filan taşıyacağımdan sağolsun beni eve atıverdi iş çıkışı. O benden erken paydos ettiği için ben de izin alıp onunla çıktım, böylece saat 3 bile olmadan evdeydim. Bugün de bana Pazar gibi geliyor o yüzden, ikide bir içimden "cumartesi, eheheh" diye seviniyorum. Bu arada 21 gün filan iznim birikti, Temmuz'un 2. haftası izin alıp evde yapılacak işleri halledeyim, annem de sokağa çıksın, birşeyler yapsın dedik.
Osman Kenobi burada olmayınca çok sıkılıyorum. Burada olsa sanki beraber maceralara mı akacaktık; hayır. O koltukta yayılıp TV seyrederken uyuyacak, saçaklı tuhaf bir sigar içip tütün kırıntıları dökerek ve çoraplarını çıkartıp salona atarak beni kıl edecekti. Hele de temizlik sonrası... Ama yine de burada olsun, en uzak gittiği yer ofisi olsun istiyorum. Canım tombiğim.
Migros'tan sanal market siparişi verdim, gelsin, karpuza boğucam kendimi.
Yazın ne yemek yapıyorsunuz? Bizde bazı yemeklerin (babama çorba ve sebze) muhakkak olması gerekiyor ama sebze işi beni acaip sıkıyor. Bir kere her güne başka çeşit uydurmak çok zor. Aynısı olunca da yemiyor, sıkılıyor. Yazın kışa nazaran daha çok sebze var ama yine de mecburen döne döne aynı şeyleri yiyoruz; kabak, fasülye, patlıcan. Patlıcanı kızartmasan iğrenç oluyor, kabak desen her yaratıcılığa geliyor ama ona abanınca bu sefer hepimiz bıkıyoruz, faülyeden de ben peh hazetmiyorum kılçıksız boncuk ayşe olmadığı sürece, onun da kılçıksızını hiç seçemiyorum, o yüzden de pek yanaşmıyorum.
En güzel yaz yemeği, zeytinyağlı barbunya, patlıcan salatası, karpuz-peynir. Ama bütün yaz da öyle yaşanmaz ki... Hafif yaz yemekleri bilen varsa bana yazıversin.
28 Haziran 2008
25 Haziran 2008
Sümüklü III
Sümüklü II maalesef sizlere ömür.
Ama en azından sokak ortasında can çekişerek ölmedi, elimizden geleni yaptık diye avunuyorum.
Sümüklü II'nin ölmüş olduğundan henüz habersizken, iş çıkışı Z aradı cepten. "Magisa nerdesin, ben bi tane daha buldum, gözleri iltihaptan kapanmış" diye. Hadi gittik aldık kertenkele suratlıyı. (Z değil elbette, kedi kertenkele suratlı) Ay anam nasıl çirkiiin, üllüz birşey. El kadar. (Veteriner abisi tarttı, 320 gram) Bu defaki siyah beyaz. Arkadan bakınca aynı Yoda. Baygın maygın değildi ama inanılmaz sıska ve enfeksiyonla dolu ağzı burnu. Gözler zaten allahlık. Kör değil ama, inşallah da olmaz. Bu öncekinden de cazgır. Korkudan pıh pıh edip duruyor, benim de işime gelmiyor değil. Sokağa geri bırakılma aşamasını kolaylaştırır bence. Aldığımız yere bırakamayız ama güvenli bir yer biliyorum, belki araya kaynatabilirsek m.e.me bile emebilir hatta orada... (Du bakalım hele yaşasın da.)
Bu sefer beni sinir den veteriner değil de kedinin bulunduğu yerdeki dükkan sahibesi kadındı. Boş bir binanın önündeyiz Z ile, karton bir kutu arıyoruz yavruyu koymak için, bir kadın türedi yanımızda. "Kediyi mi alacaksınız" dedi. "Hasta, veteriner, kem,küm" dememize kalmadı, "ay yok yani alacaksanız alabilirsiniz" demez mi. Sanane ulan? A-a. "Bunlar burada hep hasta oluyor, birisi de getirip mama döküyor, her yer kedi kokuyor" diye başladı, anladık ki kadının derdi kedinin refahı değil. Etrafa kuru mama, kırpık akciğer vs yığarak iyilik ettiğini zannedenleri de anlamıyorum ama muhakkak ki kötü niyetli değiller! Bu tiplere laf anlatmanın imkansızlığını bildiğimizden Z de ben de birşey demedik, kadın da üç beş çemkirip bizden yanıt alamayınca gitti zaten. Sonra ben kitapçıya koli var mı diye sorarken yan taraftan sesini duydum, "karılar alıyor götürecekler işte bırak Namık" diyordu kocası olduğunu sandığım adama.
İşte beğenmediği sokak kedisi kadar gözümde kıymeti olmayan bir "insan".
Ama en azından sokak ortasında can çekişerek ölmedi, elimizden geleni yaptık diye avunuyorum.
Sümüklü II'nin ölmüş olduğundan henüz habersizken, iş çıkışı Z aradı cepten. "Magisa nerdesin, ben bi tane daha buldum, gözleri iltihaptan kapanmış" diye. Hadi gittik aldık kertenkele suratlıyı. (Z değil elbette, kedi kertenkele suratlı) Ay anam nasıl çirkiiin, üllüz birşey. El kadar. (Veteriner abisi tarttı, 320 gram) Bu defaki siyah beyaz. Arkadan bakınca aynı Yoda. Baygın maygın değildi ama inanılmaz sıska ve enfeksiyonla dolu ağzı burnu. Gözler zaten allahlık. Kör değil ama, inşallah da olmaz. Bu öncekinden de cazgır. Korkudan pıh pıh edip duruyor, benim de işime gelmiyor değil. Sokağa geri bırakılma aşamasını kolaylaştırır bence. Aldığımız yere bırakamayız ama güvenli bir yer biliyorum, belki araya kaynatabilirsek m.e.me bile emebilir hatta orada... (Du bakalım hele yaşasın da.)
Bu sefer beni sinir den veteriner değil de kedinin bulunduğu yerdeki dükkan sahibesi kadındı. Boş bir binanın önündeyiz Z ile, karton bir kutu arıyoruz yavruyu koymak için, bir kadın türedi yanımızda. "Kediyi mi alacaksınız" dedi. "Hasta, veteriner, kem,küm" dememize kalmadı, "ay yok yani alacaksanız alabilirsiniz" demez mi. Sanane ulan? A-a. "Bunlar burada hep hasta oluyor, birisi de getirip mama döküyor, her yer kedi kokuyor" diye başladı, anladık ki kadının derdi kedinin refahı değil. Etrafa kuru mama, kırpık akciğer vs yığarak iyilik ettiğini zannedenleri de anlamıyorum ama muhakkak ki kötü niyetli değiller! Bu tiplere laf anlatmanın imkansızlığını bildiğimizden Z de ben de birşey demedik, kadın da üç beş çemkirip bizden yanıt alamayınca gitti zaten. Sonra ben kitapçıya koli var mı diye sorarken yan taraftan sesini duydum, "karılar alıyor götürecekler işte bırak Namık" diyordu kocası olduğunu sandığım adama.
İşte beğenmediği sokak kedisi kadar gözümde kıymeti olmayan bir "insan".
Etiketler:
kedi yavrusu
23 Haziran 2008
Sümüklü II
Öğlene doğru kapı güvenlikten aradılar, "Magissaaanım, burda bi kedi yavrusu bulduk, can çekişiyor" diye. "Bir bu eksikti" modu ve "birşey yapmak lazım" modu arasında saniyenin kesirleri içinde gidip geldim. "E. Hanım'ı aradık, o da meşgulmüş ancak öğlen bakabilirmiş, sizi aramamızı söyledi" dediler ama ben de pek çıkacak gibi değildim, bölge müdürünün acil diye emir buyurduğu bir işle meşguldüm. Zaten öğlen tatiline 2 saat vardı ama "can çekişiyor" diyince insanın içi tuhaf oluyor haliyle. Ben de odasından sıvışabilecek durumda olan B'yi aradım, sağolsun gitti ama hayvanın şokta ve berbat göründüğünü, kaza geçirmiş gibi değil de hasta olduğunu sandığını söyledi. Kaza değil diyince ben de öğleni bekleyebilir dedim; yani bir hastalıktan ölüyorsa zaten ben kapıp veterinere götürsem de büyük olasılıkla ölecektir. Ama ne bileyim mesela bir yerden düştüyse veya araç çarptıysa ilkyardım gerekebilir. (Hayır yalan mı)
Neyse uzun lafın kısası öğlen E ile kediyi götürmeye karar verdik. En yakındaki kliniğe gittik, ama adam bir ters, bir kaba, bir umursamaz, şefkatten yoksun, sinir birşey! Kediye neredeyse elini bile sürmedi, resmen tiksindi. Yani sokakta birileri tiksinse OK ama bu adam veteriner yahu??? İçim rajat değil, ama mecbur bırakmak zorundayız, işe götürecek değiliz, kaldı ki kedinin şuuru kapalı, gözbebekleri fincan tabağı kadar olmuş, nefes alıp almadığını bile dibine girmeden anlamak zor... Neyse bıraktık, ben saat başı aradım çıkana kadar. Sonra da bizimkinin veterinerine aktarmaya karar verdik iş çıkışı. En azından vicdanlı ve azimli bir doktor. Sokak hayvanlarıyla da oldukça tecrübeli ve böyle işlerden para bile almıyor. 6 gibi gelirim dedim mahsus, niyetim erkenden kapıda belirip hayvana gerçekten bakıp bakmadıklarını kontrol etmek. Hayır, elini bile sürmese, x verdim z verdim dese ben nerden bilebilirim? B ile bunun iyi fikir olduğuna karar verdik ve ben iş çıkışı saat 5'te kliniği "bastım". Tam da tahmin ettiğim gibi, hayvanın yüzünü bile temizlememişler, her yanı kanlı iltihaplı sümükler, gözleri yapışık, berduş gibi. Pis adam, tutma(ma)sından belliydi diye içimden saydım durdum, karton kolide yarı baygın kediyi alıp bizim veterinere geldik. Doktorumuz hemen aldı, temizledi, mama ve su verdi. (Bu arada kötü doktor o kadar da kötü olmasa gerek, bir serum bağlamış, baygın kedinin kafası kalkmıştı en azından.) Birkaç gün orada kalacak. Benim çingenenin kafesini götürdüm, hem dinlenecek hem de tedavi olacak. Sonra da aldığım yere götüreceğim, zaten biraz vahşi bir oğlan; kııhhhhh diyip durdu bana. Daha iyi, vahşi kalsın, insanlara güvenip yanaşmasın.
İşte böyle. Açık, gümüşi bir tekir. Hani hayatı boyunca sümüklü bir yavrusu olsun istemiş olan varsa aranızda diye.. :P
Neyse uzun lafın kısası öğlen E ile kediyi götürmeye karar verdik. En yakındaki kliniğe gittik, ama adam bir ters, bir kaba, bir umursamaz, şefkatten yoksun, sinir birşey! Kediye neredeyse elini bile sürmedi, resmen tiksindi. Yani sokakta birileri tiksinse OK ama bu adam veteriner yahu??? İçim rajat değil, ama mecbur bırakmak zorundayız, işe götürecek değiliz, kaldı ki kedinin şuuru kapalı, gözbebekleri fincan tabağı kadar olmuş, nefes alıp almadığını bile dibine girmeden anlamak zor... Neyse bıraktık, ben saat başı aradım çıkana kadar. Sonra da bizimkinin veterinerine aktarmaya karar verdik iş çıkışı. En azından vicdanlı ve azimli bir doktor. Sokak hayvanlarıyla da oldukça tecrübeli ve böyle işlerden para bile almıyor. 6 gibi gelirim dedim mahsus, niyetim erkenden kapıda belirip hayvana gerçekten bakıp bakmadıklarını kontrol etmek. Hayır, elini bile sürmese, x verdim z verdim dese ben nerden bilebilirim? B ile bunun iyi fikir olduğuna karar verdik ve ben iş çıkışı saat 5'te kliniği "bastım". Tam da tahmin ettiğim gibi, hayvanın yüzünü bile temizlememişler, her yanı kanlı iltihaplı sümükler, gözleri yapışık, berduş gibi. Pis adam, tutma(ma)sından belliydi diye içimden saydım durdum, karton kolide yarı baygın kediyi alıp bizim veterinere geldik. Doktorumuz hemen aldı, temizledi, mama ve su verdi. (Bu arada kötü doktor o kadar da kötü olmasa gerek, bir serum bağlamış, baygın kedinin kafası kalkmıştı en azından.) Birkaç gün orada kalacak. Benim çingenenin kafesini götürdüm, hem dinlenecek hem de tedavi olacak. Sonra da aldığım yere götüreceğim, zaten biraz vahşi bir oğlan; kııhhhhh diyip durdu bana. Daha iyi, vahşi kalsın, insanlara güvenip yanaşmasın.
İşte böyle. Açık, gümüşi bir tekir. Hani hayatı boyunca sümüklü bir yavrusu olsun istemiş olan varsa aranızda diye.. :P
22 Haziran 2008
Pazar Günü
Bugün kallavi bir kahvaltının ardından (kahvaltıyı kallavi olarak nitelediğimde masada şişmanlatıcı gıdalar olduğunu anlamalısınız) bir duş yaptım, ve Osman Kenobi ile birlikte Cevahir'e gittik. Sözde Debenhams'ın %50 indiriminden kendisine birşeyler alacaktı garibim, ama yine bana çalıştı :P
Sonra da bir arkadaşımın 40. yaşgünü için düzenlediği bahçede mangal partisine gittik. İnanılması güç bir şekilde Osman Kenobi kendiliğinden, tehditsiz, şantajsız ve ittirmesiz geldi. Kendisiyle gurur duyuyorum, huzurunuzda ilan ediyorum. Açık hava, ağaç altında bir masa, bol gıda, sevdiğim birçok arkadaş, birkaç haftalık kedi pisileri (yavruları), arkadaşlarımın ne zaman büyüdüğüne inanamadığım boncuk çocukları, rahaaaaaat bir pazar günüydü ne güzel.
Sonra da bir arkadaşımın 40. yaşgünü için düzenlediği bahçede mangal partisine gittik. İnanılması güç bir şekilde Osman Kenobi kendiliğinden, tehditsiz, şantajsız ve ittirmesiz geldi. Kendisiyle gurur duyuyorum, huzurunuzda ilan ediyorum. Açık hava, ağaç altında bir masa, bol gıda, sevdiğim birçok arkadaş, birkaç haftalık kedi pisileri (yavruları), arkadaşlarımın ne zaman büyüdüğüne inanamadığım boncuk çocukları, rahaaaaaat bir pazar günüydü ne güzel.
Etiketler:
barbeque,
bbq,
birthday party,
pazar günü,
sunday
21 Haziran 2008
Googleism
Bazı vatandaş google'da bir derdine deva, sorusuna cevap ararken benim blogumu bulmuş. Aranan şeylere bakarak diyebilirim ki çoğu hayal kırıklığına uğramıştır.
Ama bir ikisine yanıt vereyim isterim:
Ama bir ikisine yanıt vereyim isterim:
- Toz Piresi eve nereden gelir: Vallahi ben de bilemedim nereden gelir. Ama her toz olan yerde de olmaz, onu biliyorum. Daha çok bahçe katı, bahçeli ev, ve ağacın çayırın bol olduğu yerlerde, kanını emeceği sıcakkanlı hayvanların (sen de buna dahilsin insan) üstüne başına geliyor bunlar. Isırıp gider ve pis kaşındırır, alerjik bünyelerde ısırdığı yer mermer gibi sertleşip kızarır, kabarır. Deli gibi bir hızla ürediğinden evin içini ilaçlatmak lazım, hayvanatınız varsa onların işi kolay. Ürünlere göre değişiyor ama 1 ila 3 ayda bir eselerine dış parazit kovucu ilaç damlatırsanız ne kene gelir onlara ne de pire.
- Heykeltraşlık kursu: Ben de aradım bulamadım dişime göresini, bulan bana da söylesin.
- Hamudu: Valikonağı Caddesi'nde dörtyolu geçince aşağıda sağda, mis gibi burgerci.
- Kene İnsana Nasıl Atlar: Bir kere kene atlamaz, atlayamaz. Zıplayamaz daha doğrusu. Altından geçtiğiniz bir ağaçtan bırakır kendini, veya çayır çimende paçanıza ayakkabınıza tutunup yukarı tırmanır. Yürürken ortalama bir örümcek hızındadır ve hiç kene görmedinizse hareket halindeki keneyi örümcek sanmanız da olasıdır. Şahsen keneyi örümceğe tercih ederim.
Kedi pireleri: Karaköy alt geçitteki haşeratçı bu kadar bulunmamıştır internette yemin ederim. Kedi piresi insan için bence en fena piredir çünkü kedi kadar insana da gelir ve gerçekten iğrenç hayvandır pire, size gelmesini umursamamanız imkansızdır. Kedideyken yakalamak zor değildir de tüysüz olan insanda saklanamadığından zıp zıp zıplayarak kaçar, gördüğünüz an üstüne parmakla bastırıp tutmanız icap eder (buralarda Fatma'nın ve smgoon'un ay ay ay dediklerini duyar gibiyim) yoksa zıplar kaçar. Parmağınızı pireyi kaçırmadan yana çekip diğer elinizin bir tırnağıyla pirenin tombik kısmını çıtlatın. Ölmse de kaçamaz artık, ama bırakmayın öyle yazık, acısına son verin. (Ihıy, kaşıntı tuttu gene)- Kedi köpek kovucu Bursa: Hanımefendi/beyefendi, paranızı spreylere harcamayın. Kedi kovucu nedir bilmem ama insanların duyamadığı, köpeklerin ise duyunca uzaklaştığı sesler çıkartan düdükler var. İnternetten alıverin. Zararı yok en azından hayvana.
- Kene ısırması kaşındırır mı: Isırdığına göre değişir belki ama bildiğim ve gördüğü, hayır kaşındırmıyor. Isırdığını bile anlamayabilirsiniz yapıştığı yerde görene dek.

- Keneyi seven hayvanlar:Yiyenler demek istediğinizi varsayıyorum. Kuş türleri, tvuk. Kuş gribi yalanı uydurarak nüfusunu seyrelttiğiniz kanatlıların intikamını doğa sizden kırım kongo kanamalı ateşi ile alıyor. Sayısı zarar verecek derecede artmış olan ve rahatsız eden bir canlı varsa o da insan, doğa bizi üstünden silkeliyor artık. Öleceksiniiizzzz.....
- Öğlen yemekleri: ne olmuş onlara?
Etiketler:
Hamudu,
kedi piresi,
kene,
pire,
toz piresi
Kaydol:
Yazılar (Atom)
