17 Temmuz 2009

Biraz da Eğlenelim

Biliyorsunuz bu başlık tırt çocuk dergilerinde kimsenin gülmediği salak sayfalara veya köşelere atılır. Benimki de o hesap. Yaz yaz nereye kadar. Elektrik kesik, pilden yiyorum. "Işıklar" geldiğinde de yayınlarım. Bu fikir aklıma fener ışığında Pıtırcık Sandalye Savaşında adlı kitabı okurken geldi. "

Elektrik olmayınca kakalak tayfası balkonlara ve kaldırımlara döküldü. Kocalar gaz lambası gibi bir ışık eşliğinde kahvede okeydeler. (Evvvet, sokak başında bir de kıraathane var. Bir de buranın müdavimi bir çift motorlu polis. Her akşam eve gelirken kahvenin önünde park etmiş polis motoru, abiler içerde çayda kahvede oralette.)

Kapı açısından bakarsam karşı, teknik olarak düşünürsem yan komşum olan Böğürtlek ailesi balkonda haykıra haykıra sohbette. Haykırmak derken abarttığımı sanıyorsunuz değil mi. Ne de olsa asabinin tekiyim. Lütfen, rica ediyorum bir akşam yemeğe buyrun. Bakalım birbirimizi duyabilecek miyiz aynı sofrada. Müsebbibi, Mrs Böğürtlek ve çıkasıca ciğerleri.
Kışın pencereler kapalıyken meğer Pimapen teknolojisinin ses yalıtımı özelliği imiş mutlu yuvamın sırrı.

Elektrik gitmeden önce Desperate Housewives'ın birikmiş sezonlarına dalmıştım. Orta sehpada hepsi bugün devşirilmiş Uykusuz, InStyle Home, birkaç eski Marie Claire, Glamour vs ve topunu 20 liraya sahaftan aldığım nefis ötesi kitapçıklarım vardı. Oh oh haftasonu malzemem diye zevkten dörtköşeydim. Şeftali yiyip buzlu çay yudumluyor, sokaktan gelen kazı çalışmaları seslerini duymazdan gelmeye çalışıyordum.

Sonra elektrik gitti. Birden dünyaya meteor düşmüş gibi panikleyen ve şaşıran bir tabaka komşu camlara balkonlara fırlayıp bekçiye seslenmeye başladılar. Çok hoştu gerçekten. Böyle kurbağalı bir göletin kenarında oturuyorum adeta. Bekçi ne yapacaksa? Elektrik idaresi mi adam.

Yarın bir aydır görmediğim ikiz anası arkadaşıma gidiyorum. Kızları oldular birer scallop, birer löp lakerda, birer jumbo karides. Böyle döveeeee döve sevicem bezli kıçlarını.


Dün gece Yeniay'ı okuyarak uykuya daldım. Netice: Rüyamda yatakta yatarken üstüme üstüme vampirler geldi, beni kıstırdılar. Bağıra çağıra koridora kaçarken uyandım, anam, kalbim ağzımda. Ben böyle uykuda koşar uçar kaçarken uyanınca bir süre kendime gelemeden kalıyorum uyandığım yerde. Kalbim kuş gibi atıyor; hatta ne kuşu, at gibi dambır bumbur atıyor. "Rüyaydı rüya, ne vampiri saçmalama" diye yatırdım cismimi geri. Sonra da 70'lik hacı teyzeler gibi kötü rüyaları kovalar umuduyla açıp Kuran okudum. Sabah uyanınca da şu halime güldüm.

Bu aşağıdaki yığın da bugün 20 liraya aldıklarım:

Özellikle Hayat Yayınları'nın epeski basım polisiye romanlarına deli oluyorum, bulunca hemen alıverdim.

Bu aşağıdakiler de telefondan pisikler:




Üstteki sıçanın kim olduğu malum. Kelebek kovalarken banyodaki radyatöre tırmandı maymun gibi, yetişip çekemedim, ancak tepesinde otururken yakaladım. Banyo dolabının tepesinden de sabah duş alırken beni seyrediyor her allahın günü.

En son fotoğraftakiler de işyerinin bahçesindeki ekip. En üstte soldaki Hüseyin Üzmez. Yavrulardan birini düdüklemeye çalıştığı ve façası olduğu için ismi bu. En sağ alttaki tekirli beyazlı dobiçin adı yok ama en komik kedimiz o. Mamayı çanaktan değil patisinden yiyor, tırnaklarını çatal yapıp. Allahın bir delisi. Ortadaki turuncu tasmalı, Hüseyin Üzmez'in kızlarından biri. Yavruları biliyorsunuz zaten. Kala kala 2 kardeş + Düğme kaldılar. Düğme'nin adı Şeker Hastası oldu yalnız. Hasta filan değil de, uzun hikaye. Gri yavruyu bir arkadaş eve aldı. Üç renkli Rachel'ımız ise yaklaşık 10 gündür kayıp... Gidip de ezilme olasılığı oldukça zayıf olduğundan, depolardan birine girip orada kalarak öldüğünü düşünüyoruz. İnşalah haber vermeden biri alıp evine götürmüştür ama bu olasılık zayıf... Buradakilerden başka 2 de yavrulu anne var, onlar vahşi - diğer kediler dağılınca mama yemeye geliyorlar ve bu kadar irili ufaklı kediyle ne bok yiyeceğimizi düşündürtüyorlar. Zira burada demirbaş kedi sayısı aslında 2 yetişkin ve 3 de yavru. Diğerlerinin hepsi kayıt dışı. Orda mama yiyen kara kedi de hamile. Her nerden türediyse doğurmaya gelmiş herhalde. O da yavrulayınca yaklaşık 15 tane kadrosuz kedimiz olacak, durum vahim.

Şimdi eeeh diyeceksiniz ama yazmadan edemeyeceğim,
Çingenlerin babası uçakla bir yere gidecek va aşağıda kaldırımda oturmuş, yukarda balkondaki karısına bavul toplattırıyor. Diş fırçası da koy bilmemne de koy diyor, karısı da "e don da koymiycaz mı, donsuz mu gidicen" dedi. Ne kadar normal değil mi.

16 Temmuz 2009

Arzu Nesnesi: Megafon

Bir megafonum olsa, her akşam saat 7 sularında balkonda, gece de 1 sularında camı açık olan yatak odasında, götünü yırta yırta bağırarak telefonda konuşan karşı komşum her günkü höykürmesini gerçekleştirirken ben de megafonla avaz avaz "bağırma dağdan inme kadın, bağırma" diye camlarını zangırdatarak ona bağırsam.

Ben de bağırmış olurum, evet.

Lakin böyle vahşi hayvan sesli kadın gelmemiş, geçmemiştir.

Pis varoş süprüntüsü.

15 Temmuz 2009

13 Temmuz 2009

Pabuç Kadar Dil

Bazı Fransızca şarkılara o kadar bayılıyorum ki, keşke Fransızca bilseydim de şu şarkıyı uydurmadan söyleyebilseydim diyorum. Uydurarak söylerken bile söyleyemiyorum, bana o kadar yabancı ki Fransızca... Adam/kadın ...voa diyor ben ...foa.

Rusçayı Sırpçayı boşverip Fransızca mı öğrensem. Yoksa ekonomik bir Farsça kursu arayışıma devam mı etsem. Farsça öğrenmeyi istiyorum ama zorluk derecesi hakkında pek fikrim yok. Arkadaşım Zeynep daha evvel özel ders almış ve Türkler için Farsça'nın zor olmadığını söylüyor. Arapça'ya kıyasla hayli kolaymış.

Beri yandan zaman geçtikçe iyice unuttuğum Sırpça'yı bir kursa giderek kurtarmak ve hatta ilerletmeyi çok isterim. Bazı kurslarda Boşnakça adı altında öğretiliyor. "Adı altında" yanlış oldu aslında - Boşnakça öğretiliyor. Sırpça-Hırvatça ile Boşnakça arasında bana sorarsanız pek de bir fark yok. Lehçe farkı gibi birşey. Dilbilimci değilim, iddia etmiyorum ama mesela birisi beyaza biyelo der, diğeri belo. Sırpça daha ayımtırak gelir kulağa. Boşnakça ise Boşnaklar gibi, akça pakçalık çağrıştırıyor bana. Gerçi Slav dillerinden birine az buçuk hakim olsanız, diğelerinden de hatırı sayılır birşeyle anlıyorsunuz, derdinizi anlatabiliyorsunuz. Belgrad dönüşü, Bulgaristan'a bir seyahate gitmiştik arkadaşlarımla. Bulgarlarla Sırpça konuştum, onlar benimle Bulgarca - mis gibi de iletiştik. İngilizler şaşakaldı. Her neyse işte, bir Boşnakça kursunda da amacıma ulaşabilirim gibime geliyor.

Rusça ile üniversiteden beri kavgalıyım. Ortaokulda özel ders alarak, üniversite sınavında Rusça'dan başka tercih bile yapmadan girmiştim Rus Dili ve Edebiyatı'na. O kadar çok istiyordum. Hayatımın hayal kırıklığına uğradım. Hocalar suratsız, hırslı, acımasız, anlayışsız... Gerçekçilikten uzak haller tavırlar... Birçoğu Bulgaristan göçmeniydi. Bir iki hoca hariç, hiç birini kimse sevmezdi. Birbuçuk saatlik dersin son 20 dakikasına gelip yoklama alan, ders yok herhalde diye gitmiş olanlara takan mı istersin, "benim diplomamı YÖK tanıyana dek neler çektim, sizi kolay mezun etmem ben" diyip 1. sınıftan Rus Edebiyat Tarihi'ni Rusça okutmaya kasan mı... İlk ders alfabe,ikinci ders Puşkin şiiri çevirisi. Tövbe tövbe... Vallahi okuduk ama nasıl sınıf geçtik bir de bize sormak lazım. Ben okulun 3 senesini bitirdim ama kurabileceğim Rusça cümle sayısı 5'i geçmez herhalde. Ha, verin bana bir sözlük, şahane çeviri yaparım. Sallamadan, saçmalamadan. Ha, bir de lisede az ekmeğini yemedim Kiril alfabesinin! Sıra üstüne manda gibi harflerle kopya döşerdim, hem de CD kalemiyle. Tarihleri yazıyla yazardım mesela, ki anlaşılmasın. Şiir gibi alt alta dizerdim cümleleri, sağına soluna kalpti çiçekti romantik motifler atar, hoca sorarsa Rusça şiir derdim. Oku derse (ki bi kere bi tanesi demişti) Sovyet milli marşını müziksiz okurdum ezbere, örtmen nerden bilecek ne dediğimi... Yerlerdi valla.

İşte bu sebepten Rusça sinirlerimi geriyor. Ama Edebiyat Tarihi, Puşkin, Kremlin Sarayı'nın mimari özellikleri, Slav ırkının tarihçesi gibi asap bozucu elementler olmadan bu dilden hala zevk alabilirmişim gibi geliyor bana. İngilizce hazırlık sınıfında dersler nasılsa Rusça'yı da öyle öğreten bir yer bulsam mesela... Günlük konuşmalar, temel cümleler... Abuk sabuk ağır metinler olmadan... Ne bileyim, yarım kaldı ya, "neden kalsın" gibi hissediyorum. Okurum, yazarım ama konuşamam. Ne saçma.

Rusça mı,
Sırpça mı,
Farsça mı,
Fransızca mı öğrensem ben.

Çok kararsızım.

12 Temmuz 2009

Böeh

Hava o kadar sıcak ki, pelte gibi oldum hepten.
Kalkıp yarına giyecek birşeyler ütülemem lazım ama ütü sıcağının fikri beni daha da kötü hissettiriyor.

Sabahtan beri kaç kilo karpuz yedim bilmiyorum. Devamlı sıkışıyorum ve maalesef alelade şanslı insanlar gibi donumu indirip işeyemez olduğumdan çok sıkışana kadar bekliyorum üşengeçlikten. Öğlenden beri kendimi dizi dünyasına verdim, az evvel 5 bölüm Lost devirdim ve içime bir sıkıntı geldi çöreklendi, sıcaktan mıdır, sabah beri camız gibi yatmaktan mıdır bilmiyorum. Çok tatilim geldi, onu biliyorum bak.

Kaş'a gitmek istiyorum, 10 metre aşağısını akvaryum gibi görebilmek istiyorum, beyimle yan yana uyuşukluktan geberip kitap okumak, kalkıp kalkıp suya batmak, şnorkelle gezinmek, iliklerime kadar dinlendiğimi hissetmek istiyorum. Ühü.

10 Temmuz 2009

Dilek vs Beddua

Bazı anlar, apartmandaki kımıl zararlıları hakkında hiç hayırlı olmayan hayaller kuruyorum. Mesela bir gün eve gelmişim, apartmanın önünde ambulanslar, polis... Dövünen akrabalar... Meğer bunlar topluca bişeyden zehirlenip ölmüşler. Korkutucu bir şekilde bu hayal beni rahatlatıyor, oh diyorum.
Ben öldüremem, yemez. Ama acı filan çekmeden ölüverseler topyekün, vallahi üzülmem, ne yalan söyleyeyim.

Geçen gün bunu bir arkadaşıma anlattım, "deli misin be, ne demeye ölseler diye bekleyeceksin, ev alıp taşınmanın hayalini kursana?" dedi.

Vallahi mantıklı? Öyle kurayım en iyisi mi.

05 Temmuz 2009

Bebiş Strikes Back

Facebook'ta bebek fotoğrafların altına gerek tanım gerek yorum yazarken bebekten-çocuktan "bebiş" diye bahsedenlerin klavyeleri bozulsun inşallah, ş harfini telaffuz edemez olsunlar.